Gönderen: xguilty | Kasım 6, 2009

olmadı emrah

olmadı emrah. yapamamışın. olmamış o şarkı resmen. hangi şarkıdan bahsediyosun diceksiniz. emrah şarkılarını bilmem. bilene mani olmam. bilmek güzel şey. ha emrah şarkılarını bilsem de zaten biliyorum demezdim. siz de aynen benim gibi yapardınız. biliyorum. hatta belkide yapıyosunuz bile. bilmediğinizi iddia ettiğiniz o şarkılar üniverstedeyken sınav sırasında, işte güçte toplantının en alakasız yerinde, hatta duşta falan ağzınıza takılıyor. misal ben kendimden örnek verim. şahsen i.t. kodadlı şahıstan nefret ederim. ha ama üniverstedeyken güç elektroniği endüstriyel uygulamaları isimli sınavda sınav başından sonuna kadar domdom kurşununu içten içten söylemişimdir.

geçen gün de bu tarz bişey oldu. tükkanda toplantı yapıyoduk. toplantı beni iyice darlamaya başladığında “bi taksiye atlasam da kaçsam lan” gibi ani bi gaza mı geldim nedir, hiç hatırlamıyorum sebebini ama o şarkı aniden geldi aklıma. hani sizin de belki 10 senede bir muhakkak aklınıza gelen şarkı. hey hey hey taksi bütün işlerim gitti aksi. hey dur taksi!

toplantıdan o kadar sıkılmıştım ki bütün şarkının sözlerini sıralı hafıza yardımıyla hatırladım. ve her sözü analiz ettim. farkettim ki şarkının götü başı ayrı oynuyor. işleri kötü giden arkadaşın taksiyi durdurduktan sonra anlattıklarını duyunca değil taksi, otobüsü bile durdurması savruk bi davranış olur kanımca. arkadaş diyor ki “ilk orta fakülte bitirdim ben güzelce bir baltaya sap olup kurtulurum sandım böylece, nerde abi nerde ekmek aslanın midesinde bugün git yarın gel her gün başka bir engel”. ondan sonra gene çağırıyo taksiyi. şimdi aklıma gelen bir kaç soru var. kamuoyuyla paylaşmak istiyorum.

1-bu taksi neden durduruluyo? taksiyi durdurduktan sonra taksiye binme imasında bulunmaması işin içinde üçkaat olduğu hissi uyandırdı bende.

2-hadi bindi diyelim. bu amca peki hep taksiyle mi bugün git yarın gel yapıyo?

3-bu arkadaş baltaya sap olma derdinde di mi? ekmek parası derdinde. ha ama iş bulamamış. sap olamamış baltaya. peki bu arkadaş neyine güveniyo taksiye binerken. ayransız olup tahtırevanla s.çmaya gitmesi ne ola ki?

4-fakülteyi bitirmiş kişinin baltaya sap olma hedefi de enteresanmış ayrıca.

5-taksi metreyi görünce baltaya sap olmaktan ziyade sapa balta olma tehlikesi var. evlerden ırak

not: biri bana emrah şarkısının analizini yapıcan dese küfür bile etmezdim. “ha benim paşama” der yoluma devam ederdim.

not 2: şimdiye kadar yazdığım en gereksiz yazı bu oldu bence. her türlü aşağılamanıza karşı boynum emrah’tan italik.

not 3: kurban olun lan siz benim yazıma. piiiy

Gönderen: xguilty | Ekim 30, 2009

delilik sinyalleri vol.2

fringe science

* kıyamete bi adım daha yaklaştık. hayırlı olsun. resmen oturduğum bir sandalyeyi kırdım. evet ben kırdım. inanması güç di mi?resmen kırdım. inanmazsanız melise orçuna zafroya sorun. bence nostradamus’a falan bakmak lazım böyle bi kehanet olabilir. “hastrulla” demişlerdir bence kehaneti duyanlar. resmen nostradamus’la baya baya bi t…k geçmişlerdir gibi geliyo bana. fizik kuralları bir kez daha yenildi. çaresiz kaldı. biz buna uç bilim (fringe science) diyoruz. foto bulanık çıktı kusura bakmayın. olayı örtbas etmek isteyen çalışanlar hemen gelip sandalyeyi birleştirmeye çalıştı. kameralarımızı kırıyorlardı neredeyse.

* babam muhasebeci, annem öğretmen, ben mühendisim, kardeşim de arkeolog olucak. ne piskopat aileymişiz lan. hiç mi alakası olmaz, hiç mi yanından yakınından geçmez aile içi meslekler. işte parçalanmış aile diye buna derim ben.

* melis alemin kralıdır. federe balkan cumhuriyetlerine sahiptir. açıklama istemeyin söyleyemem. ama zafer’le orçun biliyo. onların ağzını arayabilirsiniz.

* iç işlerinde kendilerine bağlı, dış işlerinde melis’e bağlılar.

* melis katalan ekipler amirliği çatısıdır.

* kardak kayalıkları halt etmiş.

* o şapka çıkacak melis ÇI-KA-CAK!

*melis bana dargındı. gönlünü almak için yardırdım burda. oldu mu lan!? he oldu mu? aldın mı istediğini? (fransa’da bi kapımız olsun).

bi zeynep yetmez

*  geçen gün tükkanda zeynep’in fotosunu arakladık. üşenmedik tarattık. sora fotoyu büyütüp çıktı aldık. imkansızlıklar yüzünden siyah beyaz oldu. biraz da küçük oldu. ya da biz koca kafalıydık. japon korku filmi karakterleri kıvamında oldu. olsun iadare ettik biz. dadmin olduk. dünya bi tane zeynep’le zor başediyordu, üç zeynep oldu. buna da şükür. daha fazla zeynep de olabilirdi. (resmen dünyalar kadar bi kafam var)

* bu arada zeynep kolunu da pehlivan gibi atmış omzumuza. resmen şimdi farkettim.

* ersin’i berberi aramış. nerdesin sen, niye saçlarını kestirmeye gelmiyosun diye. allahım. korkuyorum.

* feykencıl itiraf etti. iş yerinin koridorunda can çekişen zürafa taklidi yapıyomuş. sormayın, söyleyemem.

* ceyda’ya taksici kartvizitini vermiş. nası iş anlamadım. soru bile soramadım konuyla ilgili.

* melis! bitmedi yiiivrüm. tabi continyu!

süpersiniz lan yerim ben sizi

stüdyo kaydınızı bilmiyorum ama canlı performansınız çok iyiymiş.

ben bunları neden türkçe yazıyorum bilmiyorum bu arada.

kazara bloguma gelseniz anlamicanız resmen.

du sizin anlicanız dilden yazim.

I would like to eat your hearth ulan haspalar!

Gönderen: xguilty | Ekim 27, 2009

turkcell’in çekkim güccü

sevgili turkcell,

ne zamandır tükkanınıza karşı umarsız ve kayıtsız davrandığımın farkındayım. hatta zaman zaman tükkanınıza sinir olur, küfür bile ederdim. ama kedinin ciğere uzanamamasından kaynaklanan bir durum da olabilir tabi. hiç çekinmem söylerim. ulaşamazsam küfür ederim. böyle de pis bi adamım. daha doğrusu adamdım. hâla adamım ama pis adam değilim.

reklamlarınızı her zaman beğenmişimdir. hidayetli ve nuri’li reklamınızı tabiki de bu genellemenin dışında tutuyorum. bu konunun detayına girmeyeceğim. konumuz bu değil. konumuz sizin gözümdeki, vicuudumun zerrelerindeki etkinizin değişmesiyle alakalı.

şimdi turkcellcim. olay şöyle oldu. cumartesi akşamı bünyenizde barındırdığınız arkadaşım aslı’nın doğum günüydü. pek sevgili aslı tabi ki de beni doğum gününe bir kaç gün öncesinden çağırmıştı. ya ne olacağıdı!? fakat benim o gün şehir dışında olmam gerekiyordu. tüm ayarlamacalara rağmen, şehir dışındaki plana programa rağmen işler planlandığı gibi gitmedi. işim uzadığı için bir kaç saat geciktim, dönüş yolunda askerden izne gelmiş olan arkadaşımdan aldığım telefonla asker arkadaşla da görüşmek zorunda kalacaktım.

otobüs yıldızdan kabataş istikamet’ine gitmekteyken bir an gözüm evimin bulunduğu tarafa döndü. şeytan beni dürtüyordu. “in lan otobüsten git ewine yat. onlar da bugünü mü bulmuş. resmen 2 kere şehir değiştirdin bi günde. yat dinlen” diyordu. ama uymadım ona. neticede cumartesi gecesi kalabalığında önce asker arkadaş olan erol’la görüşmeye gittim. karambolde leş bir mekana 20 kağıt vermek suretiyle girerek ulaştım ona ve arkadaşlarına(aralarında kardeşim uğur, zeynep ve melis’de bulunuyordu. ha yeri gelmişken belirteyim. melis yüce bir insan, ulu bir kişilik, federe balkan cumhuriyetleri, gelecek nesillerin süt annesidir. pek severim kendisini. ancak onun tarafından yoğun tehtitler ve küfürlere maruz kalmaktayım bu sıralar)(şş oldu mu gız!). bu mekanda bi 20 dakika kalmak kararındaydım. daha sonra aslı’nın doğum gününe de gidip orada da 20 dakika kalacak ve evime erken vakitte dönüş yapıp yatağımda horizontal kıvama geçecektim. ancak tabi ki böyle olmadı. iyiki de planladığım zamanda orada olamamışım. yohusam planladığım zamanda çıkardım ve bu mektubu sana yazıyor olmazdım.

erol’un yanındaki 20 dakika oldu 40 dakika, aslı’nın yanındaki 20 dakika da oldu bir 40 dakika. ve bu kozasından yeni çıkmış kelebekimsi etkiler sonrası turkcell’in çekkkim gücü beni kapsama alanına aldı efenim. ne zamandır hiç bir operatörün kapsama alanına girmeden gayet ilkel yöntemlerle iletişim kuran ben bir anda 5 çizgi ile çekmeye başlamıştım. servis sağlayıcısının turkcell olduğunu aslında daha sonra öğrendim. bir süre 5 çizgi ile çekmeye devam ettikten sonra “baz istasyonumuz servis dışı kalmak üzere” ikazıyla dilimin tutulmasına, çizgilerimin titekleşmesine ve ürkekleşmesine sebep oldu. henüz çizgi seviyesi 1′e düşmeden ben dizimi dövmeye, ağıtlar yakmaya başlamıştım. bu halimi gören aslıcanlar “turkcell’de senin avea’ya benziyor di mi” diye sorarak benzerliği o an fark etmemi sağladı. ha o kadar da önemli bir faktör değildi. önemli olan ikisinin de beni kapsama alanında tutan servis sağlayıcıları olmalarıydı.

velhasıl turkcell’in çekkim güccüne tabi oldum. şimdilik çubuk 0′da gözüküyor ancak bir kaç gün içersinde umarım 5′e ulaşacak. faturalı hat başvurumuz da kabul edilirse dadından yenmez.

haa olur da turkcell’le bağlanamazsak hayata, o zaman samocanlara katılırım… yakarım yıkarım.

Gönderen: xguilty | Ekim 25, 2009

bir uzun metrajda kocayın! vol.3

efenim fatik ve ayşegül’ün evlendiği günü anlatmaya devam ediyorum. vol.2′de düğün sonrasında kalmıştık.

düğün bittikten sonra salonu terketmeden herkesin gitmesini bekledik. zaten düğün bittiğinde garsonlar “artık gidin” dercesine masalardaki örtüleri, sandalyeleri toparlamaya başlamışlardı. biz de meraklı değildik düğün salonlarına. alsın başlarına çalsınlardı. neyse efenim çıktık salondan. süssüz gelin arabasının önünde durmaktaydık. akşam boğaziçi üniverstesi’ndeki ağaç ev’de arkadaşlar arası bir düğün yapılacak, içki su gibi akacak, taşkınlıklar çıkacak ve polis göz yaşartıcı gaz ile bizi dağıtmak zorunda kalacaktı. ancak henüz zamanı değildi. can berk ve dadaşlar mekanın süslemesiyle uğraşıyordu. düğün bitimine kadar ortalıkta gözükmeyen seçil elinde foto makinesi ile karşımıza çıktı. kendisi dansçıdır. “şipşakçılık da yapmaya başlamış demek” dedim.

istikametimizin boğaziçi üniverstesi güney kampüs olduğunu öğrenince seçil’in aniden foto makinesiyle ortaya çıkışını anlamlandırabildim. peki nasıl gidilecekti? ortada 1 gelin arabası, 1 gelin 1 damat 1 şöfer ege (zigzag osman) 1 aslı, 1 seçil ve 1 samet mevcuttu. aslı en espiritüel tavrıyla “gel samocan yaa öne otururuz ikimiz” demişti. peki ben ne yaptım. olur bana farkmaz dedim. pek sevgili aslı espirisinin ciddiye alınmasına şok olmuş, “anaa valla geliyo lan manyak” demişti (içinden tabi). ve aslı ile ben ön koltukta, seçil ise gelin ve damadın yanında oturmuştu. bizim bu volkswagen’deki filler kıvamımız normal bir yerden geçiyor olsak sineye çekilebilirdi ancak beşiktaş’ın ortasındaydık. ki benim yaşadığım yerdir. hatta şu hakan pastanesinden borunun olduğu meydana geçilen meşhur ışıklara en önde yakalandık. birbirine doğru zırhlı, etekli, baltalarla koşan ingiliz ve irlandalı askerler gibi görülen o kalabalık bir an durup bize bakacak, baltalarını atacak bizim bu kaygısızlar kıvamındaki halimiz karşısında sulh edecekler, şaraplarını içip kadınlarıyla sevişecekler sandım. burdan beni o gün gören ve “bi daha da bununla görüşeni hıncal uluç gıdıklasın” demiş olabileceklere sesleniyorum. halden anlayın lan! siz de düşersiniz o hale bi gün. hem ben arkadaşlarım için bagaja bile girerim gerekirse. misal aslı ile ege’nin düğününde de bu kadroyla porşe’ye binmeye çalışıcaz.

neyse efenim biz o ışıkları da aşınca zaten çok dikkat çekmedik yol boyunca. aslı ile kardeş olduk, omuz omuza olduk. egemen’in tehtitlerine maruz kaldık. bu konuyu daha fazla deşmeyeceğim. boğaziçi üniversitesi yolundaydık. üniversteye vardığımızda bekçi bizi şoka uğrattı. biz ne yapsak nası kandırsak da girsek diye düşünüyorduk. sinsice araba girişine yanaştık ve bekçi’nin dehşete uğramış bakışlarına maruz kaldık. ege durumu izah ediyor, aslıyla ben konumumuzun komikliğini bir hulki cevizoğlu ciddiyetiyle irdeliyor ve arkadaki kadro duruma müdahil olmuyordu. bekçi “gelinle damadı görim” dedi, gösterdik. ama asıl şok o  an sol cenahtan gelen ses dalgalarında girmişti algı alanımıza. bekçi arsızlığı ele almış, bizden harçlığını istiyordu. biz ki nikah salonu çevresindeki gerilla çocuklara para vermemek için binbir türlü oyun yapmış, gelin arabasını süslememiş bir topluluktuk. fakat yaman tuzağa düşmüştük. efenim mecbur verdik. ben aslı tarafından tamamen ablukaya alınmış sol yanımdaki cebimden bir kurtarma harekatıyla parayı çıkarttım ve titreyen ellerle bekçiye uzattım. biz yolumuza devam ederken aynada gözüken bekçinin muzaffer komutan edası içimi bir kez daha burkmuştu. ama fatih ve ayşegül’ün köpeği olsun demiştim içimden. şaka maka fatih ile ayşegül’ün baya baya hayvan barınağı açacak kadar köpeği olmuştu bir günde.

neyse efenim biz neticede ulaştık güney kampüsün meydanına. atmosfer süper, londra’dan kalma bir hava(hiç gitmemiş olmama rağmen en sevdiğim hava) mevcuttu. o havada irlanda’nın düzlükleriymişçesine uzanmış sereserpe yatan çimlerde foto çekimleri başladı. seçil sazı eline almış katrilyonlarca foto çekiyor, fatik ile ayşegül kah saat kulesi önünde kah otun böcüğün içinde, kah ağaç tepelerinde, kah siperlerde poz veriyordu. çekimler tamamlandıktan sonra topluluğun erkekleri olarak yemek bulmak, türümüzü devam ettirmek için ava çıktık. kantinlerin birer birer kapalı olduğunu görünce başka bir yere gitmek üzere oradan ayrıldık. sürüye dönüş yolumuzda wc yapalım dedik. lavoboda yüzümü yıkarken arkamdaki kabinden bir hatun kişinin çıkıp saçını başını yaptıktan sonra orayı terketmesi “aha elimakber gibiymiş lan. yüniseksli tuvalet” dememe sebep oldu.

yemek yemek üzere kampüsü terk ettik. o sırada bizi düğünde gündüzki düğünde terk eden uğur arayıp gecenin finalinin yapılacağı koordinatları öğrendi ve gps’ini ona göre ayarladı. bir yerde karınlarımızı doyurduktan sonra can berk ve dadaşları arayarak mekanın durumunu sorduk. can berk “gelmeyin” dedi. “bu şerefsizler içiyo mu lan acaba” diye içimden sormadım değil. iyi dedik. bir şekilde oyalanmamız gerekiyordu. birden fatih’in aklına “bu boş vaktimizi değerlendirmek için neden imam nikahı kıydırmıyoruz ki” fikri geldi. ne olduğumuzu anlamadan gültepe’deki fatih’in dedesinin evine yöneldik. adeta kültür mozağiyi olmuştuk. 2 dakka önce etilerde yemek yedik, sonra gültepe’de imam nikahı kıydıracak ve gecenin finalinde içecek, dans edecektik.

sizin de bilginiz olsun, bir imam nikahı için 2 adet erkek şahit gerekiyormuş. he bir de herkesin abdestli olması gerekiyormuş. fatih’ten gelen “samo’yla ege şahit olsunlar” şeklindeki dahiyane fikir ege’nin “olm nası abdest alıcam lan bilmiyorum ki” şeklindeki serzenişine sebep oldu. eve ulaştık, biz çeşitli klavuzlar eşliğinde takım elbiselerimizle abdest aldık. en zor kısım gelin’in yüzündeki makyajı bozmadan ve gelinliği çıkarmadan abdest almasıydı. ayşegül haklı olarak “nası alıcam ki yaa” şeklindeki serzenişine fatik’in dedesi 2 oda öteden “yauuu naabalım bu iş abdest istiyuuuuuurr” şeklinde yapıştırdı cevabı. ayşegül de teyemmüm ile abdest alamayacağına göre gelin dostu hafifleştirilmiş abdest ile olayı bağladık.

fatih’in dedesi prosedürleri yerine getiriyor, herkes ciddi bir şekilde bu ritüele katılıyor iken ben “giggle loop”a(coupling isimli diziden. detaylı bilgi için bknz: hz google) girmemek için kendimi zor tutuyor, bir evliliğe şahitlik yapmakla o evliliğe büyük yıkım getirebileceğimi hissediyordum. nikah öncesinde adımızı soyadımızı babamızın adını ritüel için öğrenen fatih’in dedesi nikah sırasında soyadımı yanlış söyleyerek aslında olmayan bir adamı nikaha şahit yapmış, belki de şu anda o nikahın gerçekleşmemiş olmasına sebep olmuştu(yok daha neler :D ).

bir işi daha hallettik. şimdi hunharca içmek vaktiydi. gene sokaklardaydık. gene o arabaya tetris misali yerleştik. afedersiniz ama birimiz osursa içerde gaz zehirlenmesinden ölecektik ve üzerine igdaş müdürü falanca efendi “zaten içmeye gidiyorlarmış” diye açıklama yapacaktı. sonunda  ağaç ev’e vardık. bizi süper bir kalabalık, züper süslenmiş bir mekanla karşıladı. kitlede henüz içkiye maruz kalmamış, aristokrasinin doruğunda bir hava vardı. onlar da biliyorlardı ki birazdan içki sazı eline alacak, o kravatlar kafalara bağlanacak, efendime sölim elvisle falan başlayan düğün finale yaklaştıkça “haydi lili lili” kıvamına gelecek, bütün o aristokrasinin serdar ortaç şarkılarını ezbere bildiği ortaya çıkacaktı. mekanda inceden guruplaşmalar yaşanıyordu. ortamın sakin kalmasının en büyük etkisi içkinin paralı olmasıydı. her giden “du bi tane alim lan nolucak” diyor, başta parayı titrek bi şekilde uzatan eller içkinin etkisiyle bardaki abinin başından aşşağı paraları saçma noktasına geliyordu. masalar etrafına kolonileşmiş gruplar, masalardaki çerezleri kamulaştırıyor, bari içkinin parasını çerezden merezden çıkartalım diyorlardı.

efenim neticede yavaştan başladı topluluk oynamaya. oynadık oynadık oynadık. hunharca oynadık. kimlerde ne cevherler varmış gördük. herkes döktürüyordu. bazılarımız sırf eğlenmek için, bazılarımız dişileri/erkekleri etkilemek için doğadan örnek aldığı dersleri uyguluyordu. uğur düğünde oynayamadığı için aslı’nın “hadi oynayalım” şeklindeki davetlerine daha cümlesini bitirmeden katılıyordu (katula katula. bunu sadece söylemeyi sevdiğim için söyledim. süper lan ağız dolusu oluyo bak söyle sen de. ripit aftır mi pilizzz katula katula. yees dets faynn). gruplaşmış insanlar dans edilen mekanda adeta tek vücut olmuş bir sürü gibi davranıyordu. ege (bu ege başka ege, yazının başından beri bahsettiğim ege değil) meğersem bir tarkan, bir mustafa sandal’mış. bilememişim. böyle hunharca, böyle aşka, böyle şevkle dans etmece şekli yok her hangi bir yerde. adeta çoluğunun çocuğunun rızkı bu dansa bağlıymış gibi. tüm benliğiyle oynuyordu. buna karşın aslı bir yanda döktürüyordu, o sırada bizim ege ve uğur kafalarına kravatı çoktan bağlamış haydi lili lili ile kendinden geçmiş, terleyen bedenlerine yapışan gömlekleri seksi vücutlarını ortaya çıkarmıştı(ohhahahah o ne lan pardon kayıtlar karıştı aşlsdkjsal). bir adnan şenses tadında yerde çitiye başlamış aslı ve uğur ikilisinden aslı olana egemen alın bölgesinden para taviyesi yapıyor, uğur alının boş kalmasına hayıflanarak hınç ile çiti işlemine hunharca abanıyor, en inatçı lekelere meydan okuyordu. ben bu ortamın tozunu almamak için içkiye abanmamış, olan biteni adeta bir şerefsiz gibi görüntülüyordum. yazacaklarım için malzeme topluyor, zaman zaman kendimi tutamayıp göbek şova dahil oluyor ancak kendime hakim olmaya çalışıyordum.

düğün öncesinde örgütlenerek hazırladığımız şerefsizlik ve edepsizlik hediyemizi vermemizin vakti gelmişti. herkes toplandı. küp şeklindeki yanlış hatırlamıyorsam kittyli bir kağıtla kaplanmış kutu ayşegül tarafından açıldı. ayşegül kapağı hafifçe açtı ve bir çığlıkla kapatarak hediyeyi masanın altına saklamaya çalıştıysa da başarılı olamadı. zira birsürü insan bu anı bekliyor, kutunun içersinde ne olduğunu merak ediyordu. zorlamalar sonunda kutu kamuya açıldı. kutu içersinde onlarca prezervatif bulunuyordu efenim. her cinsten her renkten. bazıları ayıpladı, bir çoğu yerlere yattı. fatih’in suratındaki “oh be bi masraftan daha kurtulduk” dercesine borca batmış damat ifadesi gözlerden kaçmadı.

fatih ile ayşegül pek güzeldiler. zamanında fatih orta çağı kapatmış, yeni çağı başlatmıştı. bugün bir başka fatih bir çağı kapatıp diğer çağı başlatıyordu.pek oynadı, pek sarhoş oldu. düğünün sonunda her sarhoş kişinin kaymış  gözleri, dengesini pistte bırakmış vatandaş hali ve en mutlu günüyle fatih bizlere sarılıyordu.

mekanından olay çıkarmadan dağılmak üzere olan bizler önce dişi kişilikleri mekandan çıkartmaya çalışıyorduk, fatih ise “olm bi pislik mi yapıcaksınız lan.” diye bağırarak gelecekten haberi olmayan ancak bir pislik hissetmiş insan gözleriyle dehşet içersindeydi. ve hep beraber tabi damadın sırtını yumrukladık. çürük içersinde kalan fatih soluğu hastanede aldı. çürük raporu aldı.

yok lan şaka. dipçik gibiydi fatih. evinin direği, yıkılmayan adamıydı. o sevdiceğiyle bi uzun metrajda kocayacağı evine gidiyordu. ve biz geride kalan erkekler hep beraber fatih’in sırtında kırdığımız ellerimizin tedavisi için hastanenin yolunu tutmuştuk…

Eski Gönderiler »

Kategoriler