efenim fatik ve ayşegül’ün evlendiği günü anlatmaya devam ediyorum. vol.2′de düğün sonrasında kalmıştık.
düğün bittikten sonra salonu terketmeden herkesin gitmesini bekledik. zaten düğün bittiğinde garsonlar “artık gidin” dercesine masalardaki örtüleri, sandalyeleri toparlamaya başlamışlardı. biz de meraklı değildik düğün salonlarına. alsın başlarına çalsınlardı. neyse efenim çıktık salondan. süssüz gelin arabasının önünde durmaktaydık. akşam boğaziçi üniverstesi’ndeki ağaç ev’de arkadaşlar arası bir düğün yapılacak, içki su gibi akacak, taşkınlıklar çıkacak ve polis göz yaşartıcı gaz ile bizi dağıtmak zorunda kalacaktı. ancak henüz zamanı değildi. can berk ve dadaşlar mekanın süslemesiyle uğraşıyordu. düğün bitimine kadar ortalıkta gözükmeyen seçil elinde foto makinesi ile karşımıza çıktı. kendisi dansçıdır. “şipşakçılık da yapmaya başlamış demek” dedim.
istikametimizin boğaziçi üniverstesi güney kampüs olduğunu öğrenince seçil’in aniden foto makinesiyle ortaya çıkışını anlamlandırabildim. peki nasıl gidilecekti? ortada 1 gelin arabası, 1 gelin 1 damat 1 şöfer ege (zigzag osman) 1 aslı, 1 seçil ve 1 samet mevcuttu. aslı en espiritüel tavrıyla “gel samocan yaa öne otururuz ikimiz” demişti. peki ben ne yaptım. olur bana farkmaz dedim. pek sevgili aslı espirisinin ciddiye alınmasına şok olmuş, “anaa valla geliyo lan manyak” demişti (içinden tabi). ve aslı ile ben ön koltukta, seçil ise gelin ve damadın yanında oturmuştu. bizim bu volkswagen’deki filler kıvamımız normal bir yerden geçiyor olsak sineye çekilebilirdi ancak beşiktaş’ın ortasındaydık. ki benim yaşadığım yerdir. hatta şu hakan pastanesinden borunun olduğu meydana geçilen meşhur ışıklara en önde yakalandık. birbirine doğru zırhlı, etekli, baltalarla koşan ingiliz ve irlandalı askerler gibi görülen o kalabalık bir an durup bize bakacak, baltalarını atacak bizim bu kaygısızlar kıvamındaki halimiz karşısında sulh edecekler, şaraplarını içip kadınlarıyla sevişecekler sandım. burdan beni o gün gören ve “bi daha da bununla görüşeni hıncal uluç gıdıklasın” demiş olabileceklere sesleniyorum. halden anlayın lan! siz de düşersiniz o hale bi gün. hem ben arkadaşlarım için bagaja bile girerim gerekirse. misal aslı ile ege’nin düğününde de bu kadroyla porşe’ye binmeye çalışıcaz.
neyse efenim biz o ışıkları da aşınca zaten çok dikkat çekmedik yol boyunca. aslı ile kardeş olduk, omuz omuza olduk. egemen’in tehtitlerine maruz kaldık. bu konuyu daha fazla deşmeyeceğim. boğaziçi üniversitesi yolundaydık. üniversteye vardığımızda bekçi bizi şoka uğrattı. biz ne yapsak nası kandırsak da girsek diye düşünüyorduk. sinsice araba girişine yanaştık ve bekçi’nin dehşete uğramış bakışlarına maruz kaldık. ege durumu izah ediyor, aslıyla ben konumumuzun komikliğini bir hulki cevizoğlu ciddiyetiyle irdeliyor ve arkadaki kadro duruma müdahil olmuyordu. bekçi “gelinle damadı görim” dedi, gösterdik. ama asıl şok o an sol cenahtan gelen ses dalgalarında girmişti algı alanımıza. bekçi arsızlığı ele almış, bizden harçlığını istiyordu. biz ki nikah salonu çevresindeki gerilla çocuklara para vermemek için binbir türlü oyun yapmış, gelin arabasını süslememiş bir topluluktuk. fakat yaman tuzağa düşmüştük. efenim mecbur verdik. ben aslı tarafından tamamen ablukaya alınmış sol yanımdaki cebimden bir kurtarma harekatıyla parayı çıkarttım ve titreyen ellerle bekçiye uzattım. biz yolumuza devam ederken aynada gözüken bekçinin muzaffer komutan edası içimi bir kez daha burkmuştu. ama fatih ve ayşegül’ün köpeği olsun demiştim içimden. şaka maka fatih ile ayşegül’ün baya baya hayvan barınağı açacak kadar köpeği olmuştu bir günde.
neyse efenim biz neticede ulaştık güney kampüsün meydanına. atmosfer süper, londra’dan kalma bir hava(hiç gitmemiş olmama rağmen en sevdiğim hava) mevcuttu. o havada irlanda’nın düzlükleriymişçesine uzanmış sereserpe yatan çimlerde foto çekimleri başladı. seçil sazı eline almış katrilyonlarca foto çekiyor, fatik ile ayşegül kah saat kulesi önünde kah otun böcüğün içinde, kah ağaç tepelerinde, kah siperlerde poz veriyordu. çekimler tamamlandıktan sonra topluluğun erkekleri olarak yemek bulmak, türümüzü devam ettirmek için ava çıktık. kantinlerin birer birer kapalı olduğunu görünce başka bir yere gitmek üzere oradan ayrıldık. sürüye dönüş yolumuzda wc yapalım dedik. lavoboda yüzümü yıkarken arkamdaki kabinden bir hatun kişinin çıkıp saçını başını yaptıktan sonra orayı terketmesi “aha elimakber gibiymiş lan. yüniseksli tuvalet” dememe sebep oldu.
yemek yemek üzere kampüsü terk ettik. o sırada bizi düğünde gündüzki düğünde terk eden uğur arayıp gecenin finalinin yapılacağı koordinatları öğrendi ve gps’ini ona göre ayarladı. bir yerde karınlarımızı doyurduktan sonra can berk ve dadaşları arayarak mekanın durumunu sorduk. can berk “gelmeyin” dedi. “bu şerefsizler içiyo mu lan acaba” diye içimden sormadım değil. iyi dedik. bir şekilde oyalanmamız gerekiyordu. birden fatih’in aklına “bu boş vaktimizi değerlendirmek için neden imam nikahı kıydırmıyoruz ki” fikri geldi. ne olduğumuzu anlamadan gültepe’deki fatih’in dedesinin evine yöneldik. adeta kültür mozağiyi olmuştuk. 2 dakka önce etilerde yemek yedik, sonra gültepe’de imam nikahı kıydıracak ve gecenin finalinde içecek, dans edecektik.
sizin de bilginiz olsun, bir imam nikahı için 2 adet erkek şahit gerekiyormuş. he bir de herkesin abdestli olması gerekiyormuş. fatih’ten gelen “samo’yla ege şahit olsunlar” şeklindeki dahiyane fikir ege’nin “olm nası abdest alıcam lan bilmiyorum ki” şeklindeki serzenişine sebep oldu. eve ulaştık, biz çeşitli klavuzlar eşliğinde takım elbiselerimizle abdest aldık. en zor kısım gelin’in yüzündeki makyajı bozmadan ve gelinliği çıkarmadan abdest almasıydı. ayşegül haklı olarak “nası alıcam ki yaa” şeklindeki serzenişine fatik’in dedesi 2 oda öteden “yauuu naabalım bu iş abdest istiyuuuuuurr” şeklinde yapıştırdı cevabı. ayşegül de teyemmüm ile abdest alamayacağına göre gelin dostu hafifleştirilmiş abdest ile olayı bağladık.
fatih’in dedesi prosedürleri yerine getiriyor, herkes ciddi bir şekilde bu ritüele katılıyor iken ben “giggle loop”a(coupling isimli diziden. detaylı bilgi için bknz: hz google) girmemek için kendimi zor tutuyor, bir evliliğe şahitlik yapmakla o evliliğe büyük yıkım getirebileceğimi hissediyordum. nikah öncesinde adımızı soyadımızı babamızın adını ritüel için öğrenen fatih’in dedesi nikah sırasında soyadımı yanlış söyleyerek aslında olmayan bir adamı nikaha şahit yapmış, belki de şu anda o nikahın gerçekleşmemiş olmasına sebep olmuştu(yok daha neler
).
bir işi daha hallettik. şimdi hunharca içmek vaktiydi. gene sokaklardaydık. gene o arabaya tetris misali yerleştik. afedersiniz ama birimiz osursa içerde gaz zehirlenmesinden ölecektik ve üzerine igdaş müdürü falanca efendi “zaten içmeye gidiyorlarmış” diye açıklama yapacaktı. sonunda ağaç ev’e vardık. bizi süper bir kalabalık, züper süslenmiş bir mekanla karşıladı. kitlede henüz içkiye maruz kalmamış, aristokrasinin doruğunda bir hava vardı. onlar da biliyorlardı ki birazdan içki sazı eline alacak, o kravatlar kafalara bağlanacak, efendime sölim elvisle falan başlayan düğün finale yaklaştıkça “haydi lili lili” kıvamına gelecek, bütün o aristokrasinin serdar ortaç şarkılarını ezbere bildiği ortaya çıkacaktı. mekanda inceden guruplaşmalar yaşanıyordu. ortamın sakin kalmasının en büyük etkisi içkinin paralı olmasıydı. her giden “du bi tane alim lan nolucak” diyor, başta parayı titrek bi şekilde uzatan eller içkinin etkisiyle bardaki abinin başından aşşağı paraları saçma noktasına geliyordu. masalar etrafına kolonileşmiş gruplar, masalardaki çerezleri kamulaştırıyor, bari içkinin parasını çerezden merezden çıkartalım diyorlardı.
efenim neticede yavaştan başladı topluluk oynamaya. oynadık oynadık oynadık. hunharca oynadık. kimlerde ne cevherler varmış gördük. herkes döktürüyordu. bazılarımız sırf eğlenmek için, bazılarımız dişileri/erkekleri etkilemek için doğadan örnek aldığı dersleri uyguluyordu. uğur düğünde oynayamadığı için aslı’nın “hadi oynayalım” şeklindeki davetlerine daha cümlesini bitirmeden katılıyordu (katula katula. bunu sadece söylemeyi sevdiğim için söyledim. süper lan ağız dolusu oluyo bak söyle sen de. ripit aftır mi pilizzz katula katula. yees dets faynn). gruplaşmış insanlar dans edilen mekanda adeta tek vücut olmuş bir sürü gibi davranıyordu. ege (bu ege başka ege, yazının başından beri bahsettiğim ege değil) meğersem bir tarkan, bir mustafa sandal’mış. bilememişim. böyle hunharca, böyle aşka, böyle şevkle dans etmece şekli yok her hangi bir yerde. adeta çoluğunun çocuğunun rızkı bu dansa bağlıymış gibi. tüm benliğiyle oynuyordu. buna karşın aslı bir yanda döktürüyordu, o sırada bizim ege ve uğur kafalarına kravatı çoktan bağlamış haydi lili lili ile kendinden geçmiş, terleyen bedenlerine yapışan gömlekleri seksi vücutlarını ortaya çıkarmıştı(ohhahahah o ne lan pardon kayıtlar karıştı aşlsdkjsal). bir adnan şenses tadında yerde çitiye başlamış aslı ve uğur ikilisinden aslı olana egemen alın bölgesinden para taviyesi yapıyor, uğur alının boş kalmasına hayıflanarak hınç ile çiti işlemine hunharca abanıyor, en inatçı lekelere meydan okuyordu. ben bu ortamın tozunu almamak için içkiye abanmamış, olan biteni adeta bir şerefsiz gibi görüntülüyordum. yazacaklarım için malzeme topluyor, zaman zaman kendimi tutamayıp göbek şova dahil oluyor ancak kendime hakim olmaya çalışıyordum.
düğün öncesinde örgütlenerek hazırladığımız şerefsizlik ve edepsizlik hediyemizi vermemizin vakti gelmişti. herkes toplandı. küp şeklindeki yanlış hatırlamıyorsam kittyli bir kağıtla kaplanmış kutu ayşegül tarafından açıldı. ayşegül kapağı hafifçe açtı ve bir çığlıkla kapatarak hediyeyi masanın altına saklamaya çalıştıysa da başarılı olamadı. zira birsürü insan bu anı bekliyor, kutunun içersinde ne olduğunu merak ediyordu. zorlamalar sonunda kutu kamuya açıldı. kutu içersinde onlarca prezervatif bulunuyordu efenim. her cinsten her renkten. bazıları ayıpladı, bir çoğu yerlere yattı. fatih’in suratındaki “oh be bi masraftan daha kurtulduk” dercesine borca batmış damat ifadesi gözlerden kaçmadı.
fatih ile ayşegül pek güzeldiler. zamanında fatih orta çağı kapatmış, yeni çağı başlatmıştı. bugün bir başka fatih bir çağı kapatıp diğer çağı başlatıyordu.pek oynadı, pek sarhoş oldu. düğünün sonunda her sarhoş kişinin kaymış gözleri, dengesini pistte bırakmış vatandaş hali ve en mutlu günüyle fatih bizlere sarılıyordu.
mekanından olay çıkarmadan dağılmak üzere olan bizler önce dişi kişilikleri mekandan çıkartmaya çalışıyorduk, fatih ise “olm bi pislik mi yapıcaksınız lan.” diye bağırarak gelecekten haberi olmayan ancak bir pislik hissetmiş insan gözleriyle dehşet içersindeydi. ve hep beraber tabi damadın sırtını yumrukladık. çürük içersinde kalan fatih soluğu hastanede aldı. çürük raporu aldı.
yok lan şaka. dipçik gibiydi fatih. evinin direği, yıkılmayan adamıydı. o sevdiceğiyle bi uzun metrajda kocayacağı evine gidiyordu. ve biz geride kalan erkekler hep beraber fatih’in sırtında kırdığımız ellerimizin tedavisi için hastanenin yolunu tutmuştuk…