Gözümü açtığımda tek gördüğüm o parıldayan odanın beyaz tavanıydı. Her gün gözümü açtığımda karşılaştığım tavan olmadığından bin bir fikir gelmişti aklıma. Bunlardan ilki “sonunda uzaylılar kaçırdı, geri döndüğümde anlatabileceğim ilginç bir hikayem olacak en azından” olmuştu. Ama çabuk kovdum bu fikri aklımdan. Genelde aklıma gelen ilk fikirler saçma sapan olurdu zaten. Ama burada, bu tanımadığım odada yatışıma bir anlam yüklemeliydim. O ana kadar hiç kıpırdamadığım için bir tür virüs, ne bileyim ters bir hareket yüzünden ya da bir tür travma sebebiyle hiç bir yerimi oynatamayacağımı, bu yüzden burada yatmakta olduğumu düşündüm.
Kendi yatağımda uyandığım günlerde bile uyanınca bu kanıya kapıldığım olmuştu önceden. Hatta gerçek olabileceğinden çekinip hareket etmeyi bile bir süre denemediğimi bilirim. Ama istem dışı kasılan ve aniden ter basmasına sebep olan göğsümdeki, biyolojik ismini zerre kadar merak etmediğim kaslar, bu felç olasılığını da aklımın en hayalperest bölgesinden söküp atmıştı.
Bu ani acıyla çıkarttığım ses duyulmuş olacak ki oda beyaz önlüklü iki kişi tarafından basılmıştı. Biri orta yaşlı bildiğin doktor tavırlarına sahip bir erkek, diğeri yattığım yerin alçak olmasından dolayı uzun gözüken bir kadındı. Gözümü alan ışık yüzünden renklerini seçemesem de ikisinin ortak özelliğini ilk bakışta fark etmiştim. İkisinin de yüzü yoktu. Ne göz ne ağız ne de burun. Sadece nereden geldiği belli olmayan alışılmış bir “nasıl hissediyorsun?” sesi. Ancak artık şaşırtıcı bir durum değildi bu yüzler benim için.
Birkaç senedir sokaklarda, işte, evde herkesin görüntüsü aynıydı. Boş suratlar. Sorunun benim bozuk ruhsal ve izlemsel yapım olabileceğinin farkında olsam da, onların gösterebilecekleri kendilerine ait her hangi yüzleri olmaması olasılığı daha çok ilgimi çekiyordu. Doktorun ısrarla tekrarladığı soruyu, beni rahat bırakmasını umarak “eh işte” şeklinde geçiştirdim. Bundan sonra söyledikleri en azından benim konuşmamı gerektirecek şeyler değildi.
Dinlemiyordum aslında söylediklerini. Aradan bazı inatçı kelimeler zorla kulağıma girip algı merkezlerimi uyarıyorlardı. O sırada fark ettim neden burada olduğumu. Benzer durum sanırım 3-4 yıl önce de başıma gelmişti. Her olaydan kendime fayda çıkarmayı sevdiğimden midir bilinmez, o zaman da doktorların hastalığın ismini bana söyleyip söylememeleri konusundaki tartışmaları, isimlerin bizler üzerindeki anlam veremediğim gücü hakkındaki savımı desteklemesi açısından memnun etmişti. Bu etki artık isimlerle sınırlı değildi benim için. Bazı fikirler, akıldan geçen anlık düşünceler söze dökülünce tehlikeli olabiliyordu.
.Taburcu olduğum zaman herhangi bir an yeniden nüksedebileceğini söylemişlerdi. Aradan geçen zaman gözümde bu ihtimali silmişti ki işte gene buradayım. Bugün gene aynı şeyi tartışıyorlar Bu soğuk odada. Gövdemdeki ani sancılar, çekilen kanım, kendimi harika hissettiren birkaç an ve birden tekrar kopmaya başlayan etlerim, boşalan soğuk terler..
Ne suratsız kafaları görmek ne de hastalığın ismini duymak istiyorum. Tek istediğim bu lanet odada yatmak ve bu acıyı hissettirmeyecek şekilde felç olabilmek…
guilty
30 ağustos 2007