Gönderen: xguilty | Eylül 14, 2007

show must go on

Gözünü açtığında ilk gördüğü şey her zamanki gibi saat olmuştu. Aslında hayatında “her zamanki gibi” olan tek şey uyandığında karşısında saat görmesiydi. Sıradan olamamak, daha doğrusu alışkanlıklara sahip olmamak onun için büyük problemdi. Çoğu zaman kendisi ile ilgili sorulara cevap bile veremedi. “Ben sırt üstü yatarım, cenin pozisyonunda uyurum, sağa dönerim sola dönerim” gibi cevaplar vermek onun için çok zordu. Bu yüzden yatağının her yanında saat vardı. Her sabah uyandığında saati not etmek hayatında yaptığı tek düzenli şeydi. Yaşadığı bunca sene, hiç aynı anda uyanmamıştı. Hatta bunun için zayıf matematik bilgisiyle yaptığı hesaplamada eğer 240 yaşına ulaşabilirse matematiksel olarak şimdiye kadar geçen sürede uyandığı saatlerden birinde uyanmak zorunda kalacakti.

Hayatında “her zamanki gibi” diyeceği anlar yoktu. Düzenli bir okul yaşantısı, iş yaşantısı, arkadaş çevresi, akrabaları, hobileri, favori müzisyenleri, yazarları gibi şeyler ona uzak konulardı. Günün her hangi bir anı kalkar, duruma göre istediği okulun istediği bölümüne gider, her hangi bir derse girerdi. Bir gün öğrenciyken diğer gün yazar olabiliyor, ertesi gün büyük bir holdingde yönetici olabiliyordu. Bir keresinde ana okulunda palyaçoluk yaptığı bile olmuştu.

Tanıdığı insanlar da her gün değişiyordu. Başlarda nasıl başardığını anlayamamış olsa da, sokakta gördüğü her hangi biri için “tanıdık olabilir” diye düşündüğü anda karşısındakinden kırk yıllık arkadaştan gelmiş gibi okkalı bir “n’aber yahu” gelebiliyordu. Telefonda da benzer durum geçerliydi. Bir arkadaşıyla konuşmak istediğinde tek yapması gereken rasgele bir numara çevirmekti. Telefonu açan kişi mutlaka dostu olacaktı çünkü.

Bir ismi var mıydı? Bu soruyu yeni akıl etmiş olmasına şaşırdı. Sanki bütün isimler onun ismi gibi geliyordu. Hiçbir isim özel bir anlam ifade etmiyordu onun için. En azından basit bir ismi hak ettiğini düşünüyordu.

Neye benzediğini bile bilmiyordu. Uzun, kısa, şişman, sarışın, mavi gözlü, gör sesli, atletik gibi tanımlar onun algı sınırlarının dışında kalıyordu. Rasgele yan yana dizilmiş harfler bütünüydü sadece.

Sıradan şeylere sahip olmalıydı. Ama basit bir düzen aramaktan vazgeçeli de çok olmuştu. Dağınıklık ve rasgelelik içersinde fark edilmeden oluşan bir düzen olduğunu duymuştu bir yerde. Onun yapmaya çalıştığı bu rasgelelik içinde tarihleri, harfleri ve buna benzer ufak işaretleri belki de sonsuz değişkeni olan bir denkleme oturtmaya çalışıyordu.

Ömrü boyunca hiçbir denklemi çözemeyeceğini fark ettiğinde ise “neyse, canımız cehenneme” demesiyle perde kapanırdı.

Kulağındaki çınlamayla başlayan alkışlar ve perdenin üzerindeki “o” yazı, her şeyi açıklığa kavuştururdu.

O, bilmem kaç senelik bir suçlu klişecinin, yüz yıllık bir şov klişesini yaşatmak için yarattığı kahramanlardan her hangi biriydi. Bu, aniden yüzüne vuran gerçeğin gövdesinde oluşturduğu koca boşluğa rağmen perde tekrar açıldığında, kocaman bir gülümsemeyle selamladı izleyicileri.

Çünkü şov devam etmeliydi…

guilty
6 eylül 2007


Yanıt

  1. başka yazılar da isterim..


Cevap bırak

Sizin cevabınız:

Kategoriler