“mutluluk bu muydu
mutluluk neydi ben bilmezdim
o vardı bi zamanlar
onu sevmiştim
sevgi o muydu
sevgi neydi
coşkun akan dere
son bahar rüzgarıyla ürperen yapraklar
cama vurup dağılan yağmur damlaları
bir yürek çarpıntısı
sonunda coşkun dere durulur
yapraklar kurur dökülür
yağmur diner güneş çıkardı
sevgi neydi
sevgi sahip çıkan, dost, sıcak insan eli”
Beni az çok tanıyanlar yukardaki alıntıyı ne kadar sevdiğimi bilirler. İsmimin o filmden gelişinin bu torpilli gözüken sevgiyi yaratmış olabileceği gerçeğine de karşı çıkmıyorum açıkçası. Ama bu sefer konu bu değil. Bu alıntıyla söze başlamış olmamın sebebi, yazının tanımlamalar sebebiyle yazılacağındandır efenim.
Her, dönem dönem kafa karışıklığına maruz kalan insan gibi – daha doğrusu, zaten mevcut olan karışıklıkları uzun süre aldırmadıktan/görmezden geldikten sonra hatırlayan insan gibi – ben de bu sıralar bazı tanımlamaları kaybettiğimin ve bunların yerini alacak yeni tanımlamalar yaratma eğiliminde olduğumu fark ettim. Alıntının can alıcı yerinin “sevgi neydi” şeklinde başladığını görünce konuyu anlamak senin gibi bi kafası karışık için dahi zor olmasa gerek.
Sözlü sanatları bi kenara koyaraktan lafa girmek gerekirse ki bu yazıyı yazdığım anda hiç sanat yapacak iç güzelliğe sahip değilim, direk ‘birini sevdiğini nasıl anlarsın’ şeklinde gayet gereksiz ve hatta bana bile zaman zaman ‘bu ne la artiz misin?’ diye sorduracak bir soruyu sorarım.
Cevaplar bellidir aslında. Muhtemelen “o”nu gördüğün, göreceğin ya da çok alakasız bir yerden onunla ilgili bir çıkarım yaptığın an göz bebeklerinin büyümesi, kalp atışlarının hızlanması ve midende kim bilir hangi alakasız asitin hangi gereksiz kıvrımını sindirmeye çalışmasından kaynaklanan bir yanmanın gerçekleşmesiyle anlaşıldığı söylenir.
Başlarda gerçekten böyledir. Zaten herkes en az bir kere yaşamıştır. Bu özelliklerimizi gün geçtikçe, daha doğrusu “o”nun/”o”nların kafanda yarattığın gibi olmadığını gördükçe, değerlerini kaybettikçe yitiriyoruz. Aslında bu konuya girmeden direk sonuca gidecektim ama sonuca genelde direk ulaşamayan biri olarak gene kendimi konuyu dallandırmakla mükellef hissediyorum.
Önceden de söylediğim gibi “o” gözünde gün geçtikçe değersizleşir. Hem de onun yaptığı korkunç bir hareket, söylediği inanılmaz bir sözden değildir bu değersizleşme. Çok alakasız bir ortamda, hatta oldukça keyifli bir ortamda onun sadece bir bakışı, tek bir mimiği bu çöküşü gerçekleştirebilecektir. O anda arada oluşacak grönlandımsı soğumadan itibaren de hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Bunu daha önce yaşamış biri olarak –ki senin de başına geldiğinden eminim- bir süre sonra devrelerde karışıklıklar, algıda saçmalamaklar gerçekleşmesi olağan hale geliyor.
Bir süre sonra “ben onunla anlaşamam, birbirimizle uyumsuzuz, kavga olur mutsuzluk olur” diyerek başlamadan bitirir hale geliyoruz. Daha doğrusu o heyecanın kaçmasıyla sadece karşımızdakine elbise gibi yaklaşıyoruz. Şurası bana uymaz, tarzım değil vs.
Bunlar yaşanırken “uyumsuz” olduğuna karar kılınan ve sevilecek kişi listesinden çıkarılan kişiye karşı olan umursamazlığın anlık özleme krizleri, kıskançlık titremeleri ve hatta iki tarafın da anlam veremediği, çeşitli gereksiz tartışmalara dönüşmesi, akabinde iki kişinin de biraz içki sonrası bu duruma anlam veremediğini, aralarında olan şeyin ne olduğunu anlamadıklarını söylemek şeklinde kendini dökerek eskiye dönmesi, kavramların birbirine girmesinde baş rolümsü bir etki yaratmakta.
Heyecanını kaybetmiş, günden güne daha da kaybetmekte olan, önceden yaptığı çözümlemeleri de az önce söylediğim karşılıklı yaşanan çelişkili durumlar sebebiyle kaybetmeye yakın biri olarak şöyle bir soru sordum kendime. “Bundan sonra birini sevip sevmediğimi nasıl anlayabilirim ki?”
Tam bunu sorarken en flashback’imsinden o görüntü geldi gözümün önüne. “O”na sımsıkı sarılırken kendi göğsümü ortandan ikiye ayırıp “o”nu içeri alamadığım için çaresiz hissettiğimi hatırladım.
Bunu hatırlamış olmam, bu konu hakkında bir şey yapacağım anlamına gelmiyor ne yazık ki.
Neyse, canım cehenneme…
guilty
21.12.2008
14:22
güzel bir dönüş yazısı olmuş ama senden bunun devamını bekliyorum. bizi yazılarından mahrum etme roro:)
By: mevhibe on Ocak 1, 2009
at 9:11 pm
tırnak makasıyla ilgili olarak 2007 de bir yazı yazmışsınız. kim alır diye bu ürünü, ayrıca bir alan bir daha almaz diye düşünmüşsünüz. Bu konuyla ilgili açıklama yapayım. Ortalama Türkiye’de her ev senede bir tane tırnak makası alıyor. ama ben almıyorum diyebilirsiniz, bu da sizin çok intizamlı olduğunuzu gösterir. İnsanlar tırnak makaslarını genellikle kaybettikleri için yenisini alıyorlar. Özellikle 4 kişilk ailelerde tırnak makasının sayısı 2 hatta üçe çıkıyor. Ve bir tırnak makası ortalama 1-1,5 sene kullanılıyor. Türkiye’de 70 milyon insan olduğunu düşünür ve sene de 40 milyon tırnak makası tüketildiğini düşünürseniz, bir tırnak makasının satışının da 1 TL (eski para 1milyon TL) olduğunu belirterek tırnak makasının pazarının 40 trilyon olduğunu söyleyebiliriz. Bizim sektörümüzde (kırtasiyeciyiz) hırdavat denen başka bir alan var. Tırnak makası şu an Türkiye de hırdavatçıların tekeli altında. Düşünün her işportada, her bakkalda, her markette tırnak makası satılmaktadır. Ve bir hırdavatçı senede 10 tır tırnak makası satar. Küçücük bir tırnak makası deyip geçmeyin. çok büyük para var çooooooookkk
saygılarımla
Alp
By: Alp on Ocak 16, 2009
at 12:39 pm