efenim vol.1′de fatik ve ayşegül’ün nikahı ve öncesini anlatmışıdım. vol.2′de ise sizlere aile düğünü kısmını anlataceyim.
nikah bittikten sonra herkesin dağılmasını bekledik. bu sırada geç kalmış olan aslı kişisi traffik yüzünden sinir ve stres küpü olarak aramıza katıldı. düğün salonuna gidilecekti. arabadaki yer sorunu sebebiyle yerimi aslı’ya devrederek zaten yakında bulunan düğün salonuna tabanvay vasıtasıyla yollandım. düğün neredeydi peki? gamburun bahçe!
şimdi efenim “o da ne öyle” dediğinizi duyar gibiyim. bilmezsiniz siz. gamburun bahçe benim pedronun ve onun jenerasyonunun gençlik çağlarında uğrak mekanıymış. adeta bi reina bi laila ayarı bir yermiş. bugünlerde içersinde açık otopark, 2 adet kahve ve düğün salonu gibi yerleri barındıran bir komplex olmuş. tabi kimse adının gamburun bahçe olduğunu bilmiyor. o dönemden bir yadigardır bizlere. peki kimdir bu gambur? neden gambur kalmıştır. bunu belki de hiç bilemeyeceğiz.
dönelim konumuza. gamburun bahçeye doğru yollanmakta iken sağda solda nikahtan saçılmayla yollara gelmiş, düğüne gitmekte olan ve o sırada yolları üzerindeki kuyumculara para saçan eş-dost-akrabayı gördüm. bu kuyumculardan biri de bizim komşumuzdur bu arada. kendisi iyi bi insan gibi gözükür, çok ilgilenir “komşum komşum” falan diye alışveriş sırasında komşusunu kazıklar afedersiniz. o dükkanda kalabalığı görünce pis pis güldüm nedense. oysa tam tersi olmalıydı. belki de şerefsiz bi kişiliğim. neyse konu dağılacakken hemen toparlıyorum.
10 dakikalık bir yürüyüş ardından düğün salonunun önüne ulaşmıştım. içerde gelin ve damadın birsürü tanıdığı akrabası vs bulunuyordu. aralarında heder olmiyim, mundar olmiyim diye girmedim içeri. sabırla bekledim gelin ve damadı. o sırada bir kaç alakasız telefon görüşmesi yaptım. gamburun bahçede pedromun her zaman bulunduğu lokasyonu gözümün kenarıyla kestim beyaz saç aradı gözlerim. fakat babam henüz gelmemişti bahçesine.
burada geçen bir süreden sonra gelin ve damat salona ulaştı. önceki yazıdan sonra yaptığımız yorumlarda değinilen çanta burada bana devredildi. çanta çok tasfire gerek duyulmayacak, açık mavi bir sırt çantasıydı. ve en önemlisi gavur ölüsü gibiydi. ayşegül’ün ricasıyla bana devredilmişti. bu sorumluluğu memnuniyetle kabul ederek sırtlandım çantayı adeta fındık çuvalıymışcasına. salona girmiştik. tam da girişinde geniş bir pist mevcut. salon hatırı sayılacak kadar büyük. hemen gözümüze kestirdiğimiz kalabalık taraftan uzak cam kenarında bir masaya sotelendik. tabi dış kapının mandalı gibi gözüküyor, gelin tarafından “erkek tarafından heralde bunlar”, erkek tarafından “kız tarafından bunlar heralde” şeklinde gözükmeyen bir tahmine maruz kalıyorduk. işte o an anladım, herhangi birinin düğününe temiz bir kıyafetle giden her vatandaş kolaylıkla yer içer göbecik atar ve oradan çıkabilirdi. kimseyi tanımasına gerek yoktu. böyle de enteresan bir durummuş bu düğün.
düğünün bifiil başlaması gelinin ve damadın sahnede gözükmesiyle oldu. müzükler çalınıyor, çocuklar nadiren bulabildikleri bu geniş alanda adeta hunharca koşturuyor, birbirlerini dürtüklüyor ve çığlıklar atıyorlardı. çok salak olmalıydı bu çocuklar. salak çocuk görmenin rahatlığını büyük bir keyifle yaşadım. zira ne zamandır tvde içine 40 yaşında kadın/adam kaçmış gibi konuşan çocuklar görmekten korkar olmuştum. sırtında taşıdığı gavur ölüsüyle yanımıza yanaşan şerbetçi aganın muhtemelen patrondan azar işitmemek için yarım bardak ikram ettiği şerbetleri içtik. başladık sağdaki soldaki vatandaşları izlemeye, onlar hakkında ileri geri konuşmaya. yeri geldikçe ağza alınmicak laflar söylemeye, anasına bacısına küfretmeye. yok bu son iki söylediğim doğru değil. böyle böyle yazmaya başlayınca durduramadım kendimi. elin gelişi yazdım onları.
efenim. bu sağı solu kesme işlemimiz sırasında bir mucizeye denk geldik. adeta evrim teorisinin çöküşü, adeta dominant genlerin ortaya çıkışıydı bu. fatih’in ailesinden bahsediyorum. sadece çekirdek aile değil. geniş aileden bahsediyorum. fatih’i tanıyanlar bilir, fatih’in kardeşi ömer abisinin kopyasıdır. fatih’le ömer’in tek farkı birinin 22 puntoyla, diğerinin 18 puntoyla yazılmış olmasıdır(bilgi amaçlı belirteyim, ikisi de bolddur. fatih eskiden italikti ancak şimdi düzeldi. ama ömer’de inceden bir italiklik mevcut.). babalarını da görmüştüm. o da aynıdır. yani anneye benzeme gibi bir durum söz konusu değildir. bu kadarını kaldıran bünyemiz dedenin de birebir aynı olduğu gerçeğini görüp dehşete düştü. masaları yumruklayarak güldük. afedersiniz ama altımıza sçızlayacağıdık neredeyse. yetmedi bir benzer amca daha salona girdi. tespitim şu şekildi; “lan bu amca da dedenin kardeşidir kesin”. ve tutturmuştum. zaten onları gören insanların tutturmaması ihtimal dışıydı.
neyse efenim ben aslı uğur ve ege arasında hunharca bir geyik sürüp giderken takı töreni başlamıştı. aklıma son zamanların en şaşırtıcı ve halis mulis kapitalist reklamı “alın verin ekonomiye can verin” geldi. kız alıp damat verin ekonomiye can verin. salonda paralar altınlar adeta fink atıyordu. bir haftadır gergin olan 3ün 5in hesabını yapmak zorunda kalan fatik’in sonunda gözlerinin içi gülüyordu. yakasına takılan paralar, torbalara doldurulan çil çil altınlar fatih’i kendinden geçiriyor, adeta neredeyse ayşegül’ü unutturup varyemez amca misali altınların içersinde yüzeceği günlerin hayalini kuruyordu. paralar toplandıktan sonra millet başladı tabi oynamaya. hunharca oynadılar. ancak asıl oynaması gereken gelin ile damat ortada yoktu. bir yere gitmiş, gelmek bilmemişlerdi. zihinlerde “hunharca para sayıyorlar” tahminleri yükseliyor, “seezbinseeezzyüzeeellibeş, seeezbinseeezyüzeeeellialtı” sesleri kulaklarımızda çınlıyordu… o sırada bir an başımı camdan dışarı çevirdim ve uzaklarda onu gördüm. babam her zamanki gibi gamburun bahçeye gelmiş. yerini almış ve bizim düğünde olduğumuzu bildiği için düğün salonuna dönmüş ayakta durmak suretiyle kesintisiz bir şekilde bakıyordu. bu sahneyi bir filmde görseniz altınıza sçızlayabilirdiniz.
ve o an geldi. bir haber güvercini o anın geldiğini ve teslimatın yapılacağını bildirdi. çantayı devrediyordum. çantayı aldım, istenen odaya götürdüm. teslim ettikten sonra yerime yurduma dönüş yaptım. görev başarıyla tamamlanmıştı. yerime döndüm. oturduğumuz yeri çok stratejik seçtik demiştim ya. işte tam da o anda bu olayın aniden tamamen değiştiğini farkettim. yaklaşık 372 yaşında bir teyze gelmiş ve tam arkamızda, sandalyesi bizim masaya neredeyse bitişik olan masaya oturmuştu. tabi salondaki en yaşlı kişi olan bu teyzenin yanına salondan adeta bir akın başladı, sevgi hörmet pikeleri yapıldı, duymayan kulaklar avaz avaz yayılan ses dalgalarını buyur etti.
bir süre sonra gelin ve damat artık oynamak, göbecik atmak için sahneye teşrif etti. tabi anında fatih’ten bizim masaya doğru çaresiz ve yardım için yalvararak bakan gözler dikildi. eliyle bir hareketler yapıyor, bizi piste çağırıyor, daha önceden bize söylediği “olum düğünde kalkın da berber oynayalım beni yalnız bırakmayın lan” çağrısını o bakışlarla bir kez daha dile getiriyordu. ege uğur ve ben şerefsizlik olsun diye kalmayacağızımsı hareketler ile karşılık verirken zaten yerinde zor durmakta olan aslı koşarcasına çıktı piste bizi de arkasından sürükleyerek. oynadık tabi. ya ne olacağıdı? hunharca oynadık hemide. fatik’imizin düğününde oynamayacağıdık da nerede oynayacağıdık?
yurdumun bu çelişkilerini sevem. bu komik ayrıntılarına gurban olam. bir gün önce evde tool ile coşar, meşk eder iken ertesi gün maynard’ın kemiklerini sızlatırcasına ve hunharca göbecik atıyorduk. ama maynard bile dayanamaz, kravatı bağlardı kafasına o ortamda. öyle pis oynadık yani. fatih’in şuursuzca eğilip kalkmalarında, ifadesiz sırıtışında ve boş bakan gözlerinde “lan ne akrabaymış arkadaş doymadılar oynamaya, bi yorulun da bitirelim gidelim şu salondan aq” hislerini gördüm.
oturduk yerimize. artık göbeciklerini atan ve dondurmasını yiyen kalabalık olay çıkartmadan dağılıyordu. o sırada önümüze bir defter geldi ve o deftere temennilerimizi, iyi ve kötü dileklerimizi yazdık. o sayfanın fotosunu alır almaz burada yayınlayacağım.
efenim düğünün sonunda çanta döndü olaştı gene bana geldi. elimde çantayla gelin ve damadın arkasından yola koyulduk. istikamet boğaziçi üniversitesi, oradan sonra yemek ve gecenin sonunda arkadaşlar arası bir düğün dahaydı. yolculuk hikayeleri ise cabası. fakat araya son anda kaynayan imam nikahı da ne ola ki!?
ayrıntılar vol.3′te efenim. o zamana kadar çal bella çal bella çal çal çal.
sorunsallar:
1- düğünün başından sonuna kadar hunharca oynayan, surat ifadesi bir an olsun değişmeyen ve yorulmak bilmeyen apla kimdi? bu apla yohusam bir japon icadımıydı. profesyonel düğün oynayıcısı mesleği mi doğuyordu?
2-vol.1′de terör estiren hala çatık kaşlar ve gülen bir yüzü aynı anda nasıl idare ettiriyor, hatta aynı anda nasıl oynayabiliyordu?
3-fatih’in teyzesi ne kadar hoş bir bağyandı?