Gönderen: xguilty | Ekim 20, 2009

delilik sinyalleri

090930_082003

* yukardaki çizimi duygu yapmış. aklınca yoğun çalışma tempomuzu sanatıyla, efendime sölim bi espiritüel yapısıyla, iğneleyici aynı zamanda çuvaldızlayıcı bir tavırla eleştirmiş. gördüğümde bi yaşıma daha girdim. (kağıtta yazan “gözünü anel bürümüş”)(bu arada çizimdeki benim)

* normal ismi olan bi şirkette çalışsam şaşırırdım.

* ofise her gidişimde farklı bi süprizle karşılaşıyorum. bu sabah da masama ulaştığımda gördüğüm manzarayı sizin de görmenizi isterdim. aksi gibi cep telefonumu evde unutmuşum, fotosunu da çekemedim. şöyle söylim. telefonuma galoş geçirilmişti. sandalyemin kollarına galoş geçirilmişti. mause’uma galoş geçirilmişti. monitörüme de donuz gribi ile ilgili bir not bırakılmıştı. ve bu tabi ki duygu’nun işiydi.

* kaan sezyum sitesinde bundan bi iki ay önce bi cümle kurmuştu. ben artık her gün kuruyorum o cümleyi. bence siz de bundan sonra kuracaksınız. “dünyanın her yanından delilik sinyalleri alıyorum”. fazla uzaktaa araaamaa, çünkü sen içimdesiiin.

* geçen gün asmalımescite yürüyoduk. en az benim kadar mantıklı şekilde saçmalama özelliği olan sevgili aduket etkisi’yle çok derin bi tartışmaya girdik. birbirimizi destekleyecek doneler ile iyice coştuk. konu da uzaylıdan muzaylıdan açıldı. uzaylı ile insan arasındaki olası güzellik çirkinlik kavramı çatışmasından bahsettik. mesela bildiğin alien tarzı bi uzaylı bize çirkin gelir tabi normal olarak. haa ama şöle bi durum war. ona bakarsan alien’e göre de sen çirkinsin. misal biz bi uzaylıya “o ne lan götün başın ayrı oynuyo nerenin neren olduğu belli değil.” desek o da bize gayet tabi “sen kendine bak tipini sktiim, 2 tane bacaaan var, türlü türlü huyun var” diyebilir.

* konu bununla kalsa iyiydi. bu kavramların göreceliğinden bahsederken ben de bu konuşulanlardan 1-2 gün önce düşündüğüm bi olayı paylaştım. şindi efenim bizim saçlar nedir!? neden saç uzatıyoruz? bu saçlar ne işe yarıyo arkadaşım? herşeyi problem. hem pisleniyo yağlanıyo, hatta bazılarımız jöle möle sürüyo iyice bok ediyo saçları. bitleniyo yıkaması uzun sürüyo, kurulaması problem oluyo, saçları yıkadıktan sonra dışarı çıksan hasta oluyosun. nedir yani bu saç olayı. kestirmek istesen dünya para. hiç tutar yanı yok yani. hadi sen bütün bunları sineye çek, ama ondan sonra tırnakları da etine dayanana kadar kes. böyle bi iki yüzlülük, böyle bi şerefsizlik var mı? tırnak desen “ııııııııyyyyyyyy iiraannç” oluyo. misal saç uzatmak normalken tırnakları da dize kadar uzatmak neden acaip ki. yani mesela insan ırkını hiç görmemiş bi canlı dışadan baksa güler adama.

* aduket etkisi bi replik yazmıştı 2 dakkada. “dünyalılar anlaşılamaz. gün doğumundan geceye kadar çalışıp para kazanıyorlar. akşam da kafalarından çıkan ölü hücrelerin rengini şeklini değiştirmesi için bir başka  dünyalıya kazandıkları parayı veriyorlar.”

* biz bu yukardaki konuyu konuşurken çok gülmüştük lan. şimdi yazınca aynı etki olmadı. unuttuğum şeyler var arada. nüans.

* geçen gün pek mutlu oldum. lego aldım lan! çocukluğunda sabahtan akşama kadar legolarımla oynayan ben sonunda hasret giderdim. işe girdiğimden beri oyuncakçıya gidip ağzımın suları aka aka inceleyip önceden de defalarca baktığım fiyat etiketini görüp vazgeçiyodum. geçen gün bir cinnet anında gittim aldım. parayı uzatırken elimin titremesi gözlerden kaçmadı. istinye parkta kıyıda köşede bi oyuncakçı var. çok tehlikeli. şuurunuzu kaybedip mayışı kompile oraya yatırabilirsiniz. yemek tarafındaki oyuncakçı o kadar tehlikeli değil.

S6300310

*  lego yukarda. fotodaki kol kardeşimin. yalnız çaptan düşmüşüm. 1 saatte yaparım dedim 3 saatte anca bitti. o kanatlar havaya kalkıo lan bu arada. starwars koleksiyonundan. daha güzel bi tane bişe daha vardı. ama o bundan 2 kat daha koldu fiyat olarak. yemedi.

 

Gönderen: xguilty | Ekim 20, 2009

film ekimi

afis

efenim film ekimi başladı. hatta bitiyor bile. bitiyor da sen ne diye yeni yazıyosun demeyin. kaç gündür yazmak niyetindeydim ancak eve giremedim. neden? çünkü paso film ekimi’ndeydim. tabi festival taksim’de olunca emek sineması, asmalı mescit, küçük beyoğlu üçgeni içersinde dingildedim durdum.

film ekimini takip edenleriniz bilir. 1 hafta sürer. sadece emek sinemasındadır. adamı sinir eden bu durum bu sene de devam etti. gene “len bu sene if istanbul gibi coşsa da 1238213 sinemada oynasa” arzum sonuçsuz kaldı. önümüzdeki sene işallah diyoruz.

katılımcı filmler olarak bu sene, önceki senelere göre daha tatmin edici. filmlerin hepsini hemen hemen inceledim, tabi iş güç saatlerine göre uygun olanlara daha bi ilgiyle baktım. hatta kendime liste bile yaptım. bi de üstüne o biletleri aldım. ahanda aşşağıda;

091020_220734

seçtiğim filmler şu şekil; moonlooking for ericdon’t look backthe white ribbon9tales from the golden age

bunlardan ilk üçüne gittim. uzun zamandır fragmanını izleyip beklediğim film olan 9′a ise iş için şehir dışında olmamdan mütevellit gidemeyeceğim. bu durum beni benden alıyor. biletler gitmeeee gitmeee dercesine bana bakıyor.

şimdiden söylim. festivale damgasını vuran hayal kırıklığı festival programı açıklandığında en çok gitmeyi istediğim cohen’lerin a serious man’inin bilet alacağım gün festivalden “filmin kopyasında çıkan bir sorun” sebebiyle çıkarılmasıydı. bunun sebebi büyük ihtimalle lanetiyle beraber yaşayan zafromel the kuzendir. program açıklandığında “lan senle de bi filme gidek” dedim. listemden baktı bu filmi seçti. işte tam da bu yüzden gidemiyoruz bu filme. artık laneti kendini aştı, dünyaya yayılıyor. burdan onu şiddet ve eshefle kınıyorum

izlediğim filmler ile ilgili yorumları festival bittikten sonra yapacağım efenim.

Gönderen: xguilty | Ekim 12, 2009

fakat eş dost!?

036

* fakat yaşar’dan askerde haber alınamaması!?

* fakat ersin’in mütemadiyen haber beklemesi!?

* fakat zafro ile kuzen açılımı!?

* fakat alperspotatoes.com’un türk telekom tarafından yasaklanması!?

* fakat ışıl ile aramızdan su sızmaz iken okyanus sızması!?

* fakat duygu’nun gece hayatına veda etmesi!?

* fakat özlem’in yoğun temposu!?

* fakat akın’ın üniverste bitirecek olması!?

* fakat uğur’un arkeolog olması!?

* fakat fatik ile ayşegül’ün evlenmesi!?

* fakat feykencıl‘ın bloguma mütemadiyen “diğerleri” kısmından girmesi!?

* fakat benim bir üst satırda yaptığım desteksiz atış!?

* fakat babamın kusursuz bacakları!?

* fakat altantois‘in bloguma tek bir yorum yapmaması!?

* fakat erol’un beni araması!?

* fakat orkunkaan’ın her lokasyondan feysbukda durum güncellemesi!?

* fakat aduket’in evlenecek olması!?

* fakat mevi’nin istanbul’a gelmesi!?

* fakat yaşar’a mektup yazacak olmamız!?

fakat ben derken!?

Gönderen: xguilty | Ekim 11, 2009

the fun theory

fun-theory

This site is dedicated to the thought that something as simple as fun is the easiest way to change people’s behaviour for the better. Be it for yourself, for the environment, or something entirely different, the only thing that matters is that it’s change for the better.

Bu şekilde tanımlamışlar siteyi kendileri. Mutlaka ziyaret edin. Özellikle Piano Staircase’e bayılacaksınız. Hemen sonrasında da The World’s Deepest Bin bulunuyor. Tavsiye ederim. Ağzınız açık izledikten sonra yüzünüzde şapşal bir sırıtış keşfedebilirsiniz. Sitenin sağ üst köşesindeki amblem beni hiç şaşırtmadı açıkçası…

Brawa!

Gönderen: xguilty | Ekim 10, 2009

bir uzun metrajda kocayın! vol.2

efenim vol.1′de fatik ve ayşegül’ün nikahı ve öncesini anlatmışıdım. vol.2′de ise sizlere aile düğünü kısmını anlataceyim.

nikah bittikten sonra herkesin dağılmasını bekledik. bu sırada geç kalmış olan aslı kişisi traffik yüzünden sinir ve stres küpü olarak aramıza katıldı. düğün salonuna gidilecekti. arabadaki yer sorunu sebebiyle yerimi aslı’ya devrederek zaten yakında bulunan düğün salonuna tabanvay vasıtasıyla yollandım. düğün neredeydi peki? gamburun bahçe!

şimdi efenim “o da ne öyle” dediğinizi duyar gibiyim. bilmezsiniz siz. gamburun bahçe benim pedronun ve onun jenerasyonunun gençlik çağlarında uğrak mekanıymış. adeta bi reina bi laila ayarı bir yermiş. bugünlerde içersinde açık otopark, 2 adet kahve ve düğün salonu gibi yerleri barındıran bir komplex olmuş. tabi kimse adının gamburun bahçe olduğunu bilmiyor. o dönemden bir yadigardır bizlere. peki kimdir bu gambur? neden gambur kalmıştır. bunu belki de hiç bilemeyeceğiz.

dönelim konumuza. gamburun bahçeye doğru yollanmakta iken sağda solda nikahtan saçılmayla yollara gelmiş, düğüne gitmekte olan ve o sırada yolları üzerindeki kuyumculara para saçan eş-dost-akrabayı gördüm. bu kuyumculardan biri de bizim komşumuzdur bu arada. kendisi iyi bi insan gibi gözükür, çok ilgilenir “komşum komşum” falan diye alışveriş sırasında komşusunu kazıklar afedersiniz. o dükkanda kalabalığı görünce pis pis güldüm nedense. oysa tam tersi olmalıydı. belki de şerefsiz bi kişiliğim. neyse konu dağılacakken hemen toparlıyorum.

10 dakikalık bir yürüyüş ardından düğün salonunun önüne ulaşmıştım. içerde gelin ve damadın birsürü tanıdığı akrabası vs bulunuyordu. aralarında heder olmiyim, mundar olmiyim diye girmedim içeri. sabırla bekledim gelin ve damadı. o sırada bir kaç alakasız telefon görüşmesi yaptım. gamburun bahçede pedromun her zaman bulunduğu lokasyonu gözümün kenarıyla kestim beyaz saç aradı gözlerim. fakat babam henüz gelmemişti bahçesine.

burada geçen bir süreden sonra gelin ve damat salona ulaştı. önceki yazıdan sonra yaptığımız yorumlarda değinilen çanta burada bana devredildi. çanta çok tasfire gerek duyulmayacak, açık mavi bir sırt çantasıydı. ve en önemlisi gavur ölüsü gibiydi. ayşegül’ün ricasıyla bana devredilmişti. bu sorumluluğu memnuniyetle kabul ederek sırtlandım çantayı adeta fındık çuvalıymışcasına. salona girmiştik. tam da girişinde geniş bir pist mevcut. salon hatırı sayılacak kadar büyük. hemen gözümüze kestirdiğimiz kalabalık taraftan uzak cam kenarında bir masaya sotelendik. tabi dış kapının mandalı gibi gözüküyor, gelin tarafından “erkek tarafından heralde bunlar”, erkek tarafından “kız tarafından bunlar heralde” şeklinde gözükmeyen bir tahmine maruz kalıyorduk. işte o an anladım, herhangi birinin düğününe temiz bir kıyafetle giden her vatandaş kolaylıkla yer içer göbecik atar ve oradan çıkabilirdi. kimseyi tanımasına gerek yoktu. böyle de enteresan bir durummuş bu düğün.

düğünün bifiil başlaması gelinin ve damadın sahnede gözükmesiyle oldu. müzükler çalınıyor, çocuklar nadiren bulabildikleri bu geniş alanda adeta hunharca koşturuyor, birbirlerini dürtüklüyor ve çığlıklar atıyorlardı. çok salak olmalıydı bu çocuklar. salak çocuk görmenin rahatlığını büyük bir keyifle yaşadım. zira ne zamandır tvde içine 40 yaşında kadın/adam kaçmış gibi konuşan çocuklar görmekten korkar olmuştum. sırtında taşıdığı gavur ölüsüyle yanımıza yanaşan şerbetçi aganın muhtemelen patrondan azar işitmemek için yarım bardak ikram ettiği şerbetleri içtik. başladık sağdaki soldaki vatandaşları izlemeye, onlar hakkında ileri geri konuşmaya. yeri geldikçe ağza alınmicak laflar söylemeye, anasına bacısına küfretmeye. yok bu son iki söylediğim doğru değil. böyle böyle yazmaya başlayınca durduramadım kendimi. elin gelişi yazdım onları.

efenim. bu sağı solu kesme işlemimiz sırasında bir mucizeye denk geldik. adeta evrim teorisinin çöküşü, adeta dominant genlerin ortaya çıkışıydı bu. fatih’in ailesinden bahsediyorum. sadece çekirdek aile değil. geniş aileden bahsediyorum. fatih’i tanıyanlar bilir, fatih’in kardeşi ömer abisinin kopyasıdır. fatih’le ömer’in tek farkı birinin 22 puntoyla, diğerinin 18 puntoyla yazılmış olmasıdır(bilgi amaçlı belirteyim, ikisi de bolddur. fatih eskiden italikti ancak şimdi düzeldi. ama ömer’de inceden bir italiklik mevcut.). babalarını da görmüştüm. o da aynıdır. yani anneye benzeme gibi bir durum söz konusu değildir. bu kadarını kaldıran bünyemiz dedenin de birebir aynı olduğu gerçeğini görüp dehşete düştü. masaları yumruklayarak güldük. afedersiniz ama altımıza sçızlayacağıdık neredeyse. yetmedi bir benzer amca daha salona girdi. tespitim şu şekildi; “lan bu amca da dedenin kardeşidir kesin”. ve tutturmuştum. zaten onları gören insanların tutturmaması ihtimal dışıydı.

neyse efenim ben aslı uğur ve ege arasında hunharca bir geyik sürüp giderken takı töreni başlamıştı. aklıma son zamanların en şaşırtıcı ve halis mulis  kapitalist reklamı “alın verin ekonomiye can verin” geldi. kız alıp damat verin ekonomiye can verin. salonda paralar altınlar adeta fink atıyordu. bir haftadır gergin olan 3ün 5in hesabını yapmak zorunda kalan fatik’in sonunda gözlerinin içi gülüyordu. yakasına takılan paralar, torbalara doldurulan çil çil altınlar fatih’i kendinden geçiriyor, adeta neredeyse ayşegül’ü unutturup varyemez amca misali altınların içersinde yüzeceği günlerin hayalini kuruyordu. paralar toplandıktan sonra millet başladı tabi oynamaya. hunharca oynadılar. ancak asıl oynaması gereken gelin ile damat ortada yoktu. bir yere gitmiş, gelmek bilmemişlerdi. zihinlerde “hunharca para sayıyorlar” tahminleri yükseliyor, “seezbinseeezzyüzeeellibeş, seeezbinseeezyüzeeeellialtı” sesleri kulaklarımızda çınlıyordu… o sırada bir an başımı camdan dışarı çevirdim ve uzaklarda onu gördüm. babam her zamanki gibi gamburun bahçeye gelmiş. yerini almış ve bizim düğünde olduğumuzu bildiği için düğün salonuna dönmüş ayakta durmak suretiyle kesintisiz bir şekilde bakıyordu. bu sahneyi bir filmde görseniz altınıza sçızlayabilirdiniz.

ve o an geldi. bir haber güvercini o anın geldiğini ve teslimatın yapılacağını bildirdi. çantayı devrediyordum. çantayı aldım, istenen odaya götürdüm. teslim ettikten sonra yerime yurduma dönüş yaptım. görev başarıyla tamamlanmıştı. yerime döndüm. oturduğumuz yeri çok stratejik seçtik demiştim ya. işte tam da o anda bu olayın aniden tamamen değiştiğini farkettim. yaklaşık 372 yaşında bir teyze gelmiş ve tam arkamızda, sandalyesi bizim masaya neredeyse bitişik olan masaya oturmuştu. tabi salondaki en yaşlı kişi olan bu teyzenin yanına salondan adeta bir akın başladı, sevgi hörmet pikeleri yapıldı, duymayan kulaklar avaz avaz yayılan ses dalgalarını buyur etti.

bir süre sonra gelin ve damat artık oynamak, göbecik atmak için sahneye teşrif etti. tabi anında fatih’ten bizim masaya doğru çaresiz ve yardım için yalvararak bakan gözler dikildi. eliyle bir hareketler yapıyor, bizi piste çağırıyor, daha önceden bize söylediği “olum düğünde kalkın da berber oynayalım beni yalnız bırakmayın lan” çağrısını o bakışlarla bir kez daha dile getiriyordu. ege uğur ve ben şerefsizlik olsun diye kalmayacağızımsı hareketler ile karşılık verirken zaten yerinde zor durmakta olan aslı koşarcasına çıktı piste bizi de arkasından sürükleyerek. oynadık tabi. ya ne olacağıdı? hunharca oynadık hemide. fatik’imizin düğününde oynamayacağıdık da nerede oynayacağıdık?

yurdumun bu çelişkilerini sevem.  bu komik ayrıntılarına gurban olam. bir gün önce evde tool ile coşar, meşk eder iken ertesi gün maynard’ın kemiklerini sızlatırcasına ve hunharca göbecik atıyorduk. ama maynard bile dayanamaz, kravatı bağlardı kafasına o ortamda. öyle pis oynadık yani. fatih’in şuursuzca eğilip kalkmalarında, ifadesiz sırıtışında ve boş bakan gözlerinde “lan ne akrabaymış arkadaş doymadılar oynamaya, bi yorulun da bitirelim gidelim şu salondan aq” hislerini gördüm.

oturduk yerimize. artık göbeciklerini atan ve dondurmasını yiyen kalabalık olay çıkartmadan dağılıyordu. o sırada önümüze bir defter geldi ve o deftere temennilerimizi, iyi ve kötü dileklerimizi yazdık. o sayfanın fotosunu alır almaz burada yayınlayacağım.

efenim düğünün sonunda çanta döndü olaştı gene bana geldi. elimde çantayla gelin ve damadın arkasından yola koyulduk. istikamet boğaziçi üniversitesi, oradan sonra yemek ve gecenin sonunda arkadaşlar arası bir düğün dahaydı. yolculuk hikayeleri ise cabası. fakat araya son anda kaynayan imam nikahı da ne ola ki!?

ayrıntılar vol.3′te efenim. o zamana kadar çal bella çal bella çal çal çal.

sorunsallar:

1- düğünün başından sonuna kadar hunharca oynayan, surat ifadesi bir an olsun değişmeyen ve yorulmak bilmeyen apla kimdi? bu apla yohusam bir japon icadımıydı. profesyonel düğün oynayıcısı mesleği mi doğuyordu?

2-vol.1′de terör estiren hala çatık kaşlar ve gülen bir yüzü aynı anda nasıl idare ettiriyor, hatta aynı anda nasıl oynayabiliyordu?

3-fatih’in teyzesi ne kadar hoş bir bağyandı?

« Yeni Yazılar - Eski Gönderiler »

Kategoriler